“Beyaz et olur mu?” diye başlayan bir akşamın içimde bıraktığı şey
Kayseri’de akşamlar biraz sert geçer. Soğuk sadece havada değil, insanların bakışlarında da vardır sanki. Ben 25 yaşındayım. Gün içinde çok konuşmam, ama geceleri defter açınca içimden taşan şeyleri durduramam. Bugün yazdıklarımın başlığı bile tuhaf: Beyaz et olur mu?
Bunu ilk kez bir yemek masasında duymuştum. Ama o an sadece bir yemek sorusu değildi. İçinde başka bir şey vardı. Bir bekleyiş, bir kırılganlık, hatta belki de küçük bir umut.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o cümlenin hayatımda bir dönüm noktasına dönüşeceğini bilmezdim.
O gün: küçük bir mutfakta başlayan hikâye
“Beyaz et olur mu” hakkında araştırma yapanlar için hazırlanan bu içerikte önemli noktalara değineceğiz.
Kalabalık bir ev, sessiz bir ben
O gün akşamüstüydü. Ev kalabalıktı ama içimde garip bir yalnızlık vardı. Kayseri’de aile evinde yaşamanın en tuhaf yanı da bu zaten; kalabalığın içinde kaybolmak çok kolay.
Mutfağa girdiğimde annem tencerenin başındaydı. Buhar yüzüne vuruyor, gözlüklerinin buğusunu siliyordu. Babam salonda televizyonun sesini biraz fazla açmıştı. Herkes oradaydı ama kimse gerçekten “orada” değildi.
Ben sessizce tezgâha yaslandım. Sonra o soru geldi:
“Beyaz et olur mu?”
Öyle sıradan bir cümle gibi söylendi ki… Ama içimde bir şey kıpırdadı. Çünkü bu soru, sadece yemek tercihi değildi. Sanki hayatın içinde küçük bir “kabul eder misin?” sorusuydu.
O an hissettiğim şey
İçimde net bir şey vardı: kararsızlık.
İstiyordum ama emin değildim. Olmasını istiyordum ama aynı zamanda korkuyordum. Bunu o an kelimelere dökemedim. Sadece başımı hafifçe eğip “olur” demişim gibi hatırlıyorum.
Ama o “olur” kelimesi bile içimde tam bir onay değildi. Daha çok “deneyelim” gibi bir şeydi.
Günlüklerime düşen ilk iz
Gece ve kalem sesi
O gece defterimi açtım. Kayseri’nin sessizliği camdan içeri sızıyordu. Sokakta geçen tek tük arabaların sesi bile bana uzak geliyordu.
Şöyle yazmışım:
“Bugün biri bana ‘Beyaz et olur mu?’ dedi. Basit bir şeydi ama içimde garip bir ağırlık bıraktı. Sanki kabul edersem bir şey değişecek, etmezsem başka bir şey kaybolacak.”
O zamanlar fark etmemişim ama ben aslında bir yemek tercihinden değil, bir duygudan bahsediyormuşum.
Kendime sorduğum soru
Deftere yazarken durup şunu düşündüm:
Ben neyi kabul ediyorum?
Hayatın bana sunduğu şeyleri mi, yoksa kendi içimde kurduğum sınırları mı?
“Beyaz et olur mu?” sorusu, bir anda mutfaktan çıkıp zihnimin içine taşınmıştı.
Ertesi gün: basit görünen ama içimde büyüyen an
İşten dönüş yolu
Ertesi gün iş çıkışı Kayseri soğuğu yüzüme çarptığında, o cümle tekrar aklıma geldi. İnsan bazen bir kelimeyi unutamaz. O kelime büyür, genişler, başka anlamlara dönüşür.
Otobüste cam kenarında otururken dışarıyı izledim. İnsanlar hızlı yürüyordu. Herkes bir yere yetişiyordu. Ama ben sanki yerimde kalmıştım.
Ve içimde aynı soru:
Beyaz et olur mu?
Bu kez daha farklıydı. Sanki hayat bana ikinci kez soruyordu.
Karar verememek hissi
En zor şey karar vermek değilmiş. En zor şey, neden karar veremediğini anlamakmış.
Ben o gün bunu hissettim. İçimde iki taraf vardı. Biri “evet, dene” diyordu. Diğeri “ya pişman olursan?” diye fısıldıyordu.
İkisi de haklıydı. Ve bu beni yoruyordu.
Bir hafta sonra: tekrar aynı cümle
Bu kez daha yüksek bir sesle
Bir hafta sonra yine benzer bir akşam oldu. Mutfakta yine aynı tencere, aynı buhar, aynı kalabalık vardı. Ama bu kez cümle daha netti.
“Beyaz et olur mu, bu sefer kesin yapalım mı?”
İşte o an içimde bir şey kırıldı. Çünkü artık bu sadece bir soru değildi. Bir seçim haline gelmişti.
Ve ben seçimlerden hep biraz korkmuşumdur.
İçimdeki hayal kırıklığı
O an kendime kızdım.
Neden bu kadar basit bir şey bile beni yoruyor?
Neden “olur” demek bu kadar zor?
Belki de hayal kırıklığım buydu: kendime karşı olan sabırsızlığım.
Kayseri’nin soğuk geceleri ve düşünceler
Cam kenarında uzun sessizlikler
Kayseri geceleri bana hep düşünmek için fazla alan bırakır. Sokaklar sessizleşir, rüzgâr daha net duyulur. O sessizlikte insan kendi içini daha çok duyar.
Ben o gecelerde çok düşündüm. “Beyaz et olur mu?” sadece bir cümle olmaktan çıkmıştı. Bir tür iç konuşmaya dönüşmüştü.
Bazen kabul etmek, bazen reddetmek, bazen sadece beklemek… Hepsi birbirine karışıyordu.
Kendime itiraf
Bir gece defterime şunu yazdım:
“Ben aslında basit şeylerden korkuyorum. Çünkü basit görünen şeyler bazen en büyük değişimi getiriyor.”
O an bunu yazarken gözlerim dolmuştu. Bunu itiraf etmek kolay değildi.
Beklenmedik bir umut
Küçük bir kabul anı
Bir gün yine mutfaktaydık. Bu kez kimse sormadı bile. Sadece yapıldı. Ve sofraya geldiğinde kimse konuşmadı.
Ben tabağa baktım.
Ve içimden sadece şunu dedim:
“Demek böyle de olabiliyor.”
Garip bir huzur geldi. Büyük bir mutluluk değil, büyük bir değişim değil… ama küçük bir kabul.
O an hissettiğim umut
İçimde ilk kez net bir şey vardı: rahatlama.
Bazı soruların cevabı hemen verilmezmiş. Bazı şeyler zamanla anlaşılırmış.
“Beyaz et olur mu?” sorusu da böyleymiş meğer.
Bugün: aynı cümleye farklı bakmak
Günlüklerime geri dönüş
Bugün defterimi açtım. Eski sayfalara baktım. O cümle hâlâ orada duruyor. Ama artık bana yabancı gelmiyor.
Çünkü artık biliyorum:
Bu soru sadece yemekle ilgili değildi.
Hayatın bana sorduğu bir şeydi.
Kendime söylediğim şey
Şimdi içimden daha sakin bir sesle şunu söylüyorum:
“Bazen olur.”
Hepsi bu kadar.
Sonunda değişen şey
Basit bir cümlenin ağırlığı
“Beyaz et olur mu?” bana hayatın en basit sorularının bile insanı nasıl içine çekebileceğini öğretti.
Karar vermek, kabul etmek, reddetmek… hepsi küçük mutfak anlarının içine sığabiliyormuş.
İçimde kalan şey
Şimdi geriye baktığımda ne büyük bir olay var ne dramatik bir dönüşüm.
Sadece bir soru var.
Ve o sorunun içimde bıraktığı sessiz bir yankı.
Beyaz et olur mu?
Bazen hâlâ düşünüyorum.
Ve artık korkmuyorum.